Gezi Hikâyeleri
Bursa'nın üzerine sabah serinliği çökünce, Uludağ'ın eteklerinden inen ince bir pus sokakları kaplardı. Hanların kepenkleri ağır ağır açılır, bakırcıların ilk çekiç sesleri taş duvarlara çarpar, fırınlardan yükselen ekmek kokusu daha gün doğmadan mahalle aralarına yayılırdı. O saatlerde Bursa yalnızca bir başkent değildi. Dua ile ticaretin yan yana yürüdüğü, alın terinin hor görülmediği bir şehirdi.
Şehrin ortasında yeni biten heybetli bir yapı vardı: Ulu Camii. Yirmi kubbesiyle göğe doğru ağırbaşlı bir sessizlik taşıyordu. Onu gören kişi içinden bir an duraklar, sonra başını istemeden yukarı kaldırırdı. Burada sadece mimarların ölçüsü değil, devrin havası da hissedilirdi.
O gün açılış günüydü.
Bursa halkı sabahın erken saatinden itibaren avluya akmaya başlamıştı. Esnaf, talebe, derviş, asker, ihtiyar, çocuk, yolu düşen seyyah. Herkes aynı merakın peşindeydi. Sultan Bayezid'in yaptırdığı bu büyük ibadethanede ilk cuma namazı kılınacak, ilk hutbe okunacaktı. Günlerdir bunun heyecanı konuşuluyordu. Kimi Emir Sultan'ın minbere çıkacağını söylüyor, kimi devrin büyük âlimlerinden birinin görevlendirileceğini tahmin ediyordu. Böyle bir yerde söylenecek ilk söz sıradan olamazdı.
Kalabalığın arasında elinde sepetiyle yürüyen sade bir adam da vardı. Üzerinde gösterişsiz bir aba, başında yıpranmış bir sarık. Yüzü güneşten kavrulmuştu, bakışları derin ama sakindi. İnsanlar onu çoğunlukla fırın civarında görürdü. Sıcak somun dağıtır, muhtaçlara ekmek uzatır, çocukların avucuna küçük parçalar bırakırdı. Kimse hakkında pek bir şey bilmezdi. Adını soranlara "Hamid" derdi. Halk ise ona sevgiyle Somuncu Baba diyordu.
O sabah da sepetinde taze somunlar vardı. Ama adımlarında her zamankinden farklı bir şey seziliyordu. Ne telaşlıydı ne ağırdan alıyordu. Çağrıldığı bir yere giden biri gibi yürüyordu.
Camiye girdiğinde, geniş mekânı dolduran uğultu bir an kulağına değdi, sonra uzaklaştı. Mermer sütunlar arasında dolaşan ışık yeni cilalanmış ahşaba vuruyor, kubbelerin altında usulca dağılıyordu. Ortadaki şadırvandan yükselen su sesi, bunca insana rağmen duyulacak kadar berraktı. Her damla bu büyük yapının kalbine düşüyor gibiydi.
Somuncu Baba arka saflara yakın bir yere oturdu. Sepetini yanına koydu. Birkaç çocuk onu fark edip gülümsedi. O da sepetten küçük bir somun çıkarıp en yakındaki çocuğa uzattı. Çocuk ekmeği iki eliyle aldı, gözlerinde bayram sevinci belirdi.
Az sonra içerideki hareketlilik arttı. Sultan, devlet erkânı ve ileri gelenler yerlerine geçti. Herkes minbere kimin çıkacağını bekliyordu. Emir Sultan'ın adı fısıltılarla dolaşıyordu. Bursa'nın o bilge zatı, cemaatin bakışlarını üzerinde topluyordu.
Ama Emir Sultan ayağa kalktığında minbere yönelmedi. Bunun yerine gözlerini kalabalığın arka tarafına çevirdi. İnsanlar onun kimi aradığını anlamaya çalıştı. Derken bakışları sade kıyafetli ekmekçide durdu.
"Bugün hutbeyi okuyacak kişi ben değilim," dedi Emir Sultan. Sesi kubbelerin altında yankılandı. "Aramızda bizden daha ehil biri var."
Bu sözler üzerine içeride hafif bir dalgalanma oldu. Herkes birbirine baktı. Kimdi bu kişi? Hangi âlim, hangi müderris, hangi şeyh böyle bir vazifeye layık görülmüştü?
Emir Sultan ağır adımlarla Somuncu Baba'ya doğru yürüdü. Önünde durup hürmetle eğildi.
"Buyurun," dedi. "Bu minber sizi bekler."
Somuncu Baba başını kaldırdı. Gözlerinde ne şaşkınlık vardı ne kibir. Yalnızca derin bir mahcubiyet. Çünkü saklı kalmak isteyen biri için en zor imtihan, herkesin önüne çağrılmaktır.
"Bizi ele verdiniz," diye fısıldadı.
Emir Sultan'ın yüzünde ince bir tebessüm belirdi.
"Emanet sahibini bulmalı," dedi.
Cemaat nefesini tutmuştu. Bir ekmekçinin minbere çağrılması pek çok kişinin aklını karıştırdı. Kimi bunu anlamakta zorlandı. Kimi ise kalbinin derininde başka bir şeyin kapı araladığını hissetti. Bazı insanlar vardır ki büyüklükleri unvanlarında değil, sakladıkları şeydedir.
Somuncu Baba sepetini yavaşça yere bıraktı. Ayağa kalktı. Kalabalığın arasından geçerken kimseye çarpmadı, kimseyi rahatsız etmedi. Her adımı taş zeminde duyulamayacak kadar hafifti. Minbere yaklaşınca kısa bir süre durdu. Başını eğdi. Sonra basamakları çıktı.
İçeride öyle bir sessizlik oldu ki, şadırvandaki suyun düşüşü bile daha belirgin işitildi.
Hutbeye besmeleyle başladı. Sesi yüksek değildi ama en arkadaki kişi bile onu açıkça duyuyordu. Kelimeleri sert değildi, gönle yavaşça yerleşiyordu. İlk bakışta basit görünen cümleleri dinleyenlerin içinde katman katman açılıyordu. İnsanın yalnızca kulağına değil, kalbinin unuttuğu odalarına konuşuyordu.
Fatiha Suresi'ni anlatmaya başladı.
Önce herkesin bildiği anlamıyla açıkladı. Rahmetten, kulluktan, doğru yoldan söz etti. Sonra daha derin bir kapı açtı. Her ayetin insan nefsindeki karşılığını gösterdi. Ardından başka bir yorumla devam etti, bu defa sözleri âlimlerin zihnini titretti. Dördüncü açıklamada dervişler gözyaşlarını tutamadı. Beşincisinde sultan başını eğdi. Altıncısında Emir Sultan'ın yüzüne tasdik eden bir sükûn yerleşti. Yedinci yoruma gelince cemaatin çoğu artık söylenenleri tam kavrayamıyordu, ama o sözlerin hakikatten geldiğini hissediyordu.
İnsanlar aynı anda hem küçüldüklerini hem de genişlediklerini fark etti. Bir ekmekçinin ağzından dökülen ilim, medrese kürsülerinde yıllarca aransa bulunamayacak bir berraklıktaydı. O an pek çok kişi, dış görünüşe aldanmanın ne büyük bir yanılgı olduğunu anladı.
Hutbe bittiğinde kimse hemen kıpırdamadı. Somuncu Baba minberden indi, ağır adımlarla yerine döndü. Namaz kılındı. Secdede herkes kendi sırrıyla baş başa kaldı. Kimi affedilmeyi diledi, kimi kalbindeki pasın silinmesini istedi, kimi de ekmek dağıtan o mütevazı adamı bunca zaman fark edemediği için utandı.
Namazdan sonra halk onun etrafına toplanmak istedi. Herkes elini öpmek, duasını almak, kim olduğunu öğrenmek arzusundaydı. Ama o, kalabalık büyümeden sepetini aldı ve çıkışa yöneldi.
Ulu Camii'nin üç kapısı vardı. Rivayete göre o gün onu görmek isteyenler her kapıya koştu. Kimi kuzeye, kimi doğuya, kimi batıya yöneldi. Ama her giden onun kendi kapısından çıktığını söyledi. İnsanlar şaşkınlıkla birbirine baktı. Bir kişi üç yerden aynı anda nasıl ayrılabilirdi? Belki mesele bedende değildi. Belki herkes onu kendi nasibi kadar görmüştü.
Somuncu Baba dar sokaklara karışırken Bursa'nın taş yollarında yine ekmek kokusu vardı. Ama o koku artık yalnızca fırından yükselen sıcak somunların kokusu değildi. Tevazuyu, gizli hizmeti, gösterişsiz derinliği hatırlatan bir şeye dönüşmüştü.
O günden sonra Bursa halkı, sıradan görünen kimselere başka gözle bakmaya başladı. Bir çeşme başında su içen garipte, bir dükkân önünü süpüren yaşlıda, omzunda yük taşıyan hamalda, sessizce dua eden yolcuda bilinmeyen bir değer olabileceğini düşündüler. Çünkü Ulu Camii'nin verdiği ilk büyük ders taşlarından ya da minberinden önce şuydu: Hakikat bazen süslü kaftanlarla değil, un kokan ellerle gelir.
Yıllar geçti. Sultanlar değişti, çarşılar yenilendi, sokaklardan nice insan gelip geçti. Ama o ilk hutbenin hatırası Bursa'nın belleğinde yaşamaya devam etti. Şadırvanın suyu her aktığında o günkü sessizliği yeniden çoğaltır gibiydi. Kubbelere bakanlar yalnızca mimari bir güzellik değil, saklı bir irfanın gölgesini de gördü.
Bugün biri Ulu Camii'ye girip ortadaki su sesini dinlerse, kalabalığın arasında bir anlığına sade kıyafetli bir adamın yürüdüğünü hayal edebilir. Elinde sepeti, yüzünde mahcup bir huzur, adımlarında kimseyi incitmeyen bir hafiflik. Belki yine bir çocuğa ekmek uzatır. Belki minbere bakmadan geçer gider. Belki de hiçbir şey söylemeden insana şu soruyu bırakır:
"Sen, gördüğün kişiyi gerçekten tanıyor musun?"
Bazı hikâyeler geçmişte kalmaz. Taşa siner, suya karışır, kapı eşiğinde bekler. Ulu Camii'nin içinde anlatılan Somuncu Baba sırrı da böyledir. İnsana yüksek sesle öğüt vermez, sadece kalbinin gürültüsünü azaltır. Sonra sessizce gösterir ki en büyük makam bazen bilinmemektir, en derin ilim suskunlukla taşınır, en kıymetli hizmet ise karşılık beklemeden uzatılan bir somun kadar sade olabilir.
Belki de bu yüzden, Bursa'da sabah vakti bir fırının önünden geçerken duyulan ekmek kokusu hâlâ bazı gönüllere o eski açılış gününü hatırlatır. Yirmi kubbeli mabedin altında toplanan cemaati, minbere çağrılan gizli veliyi, Fatiha'nın kat kat açılan manasını ve insanın dış görünüşe bakarak hüküm vermemesi gerektiğini.
Ulu Camii ayakta durdukça bu hikâye de yaşayacak. Çünkü taş eskise bile niyet eskimez. Kapılar değişse bile içeri giren arayış değişmez. İnsan hangi çağda olursa olsun, kendisine ekmek uzatan bir elin ardındaki sırrı merak eder. Somuncu Baba'nın Bursa'ya bıraktığı asıl miras da budur: Gönül gözü açılmadan hiçbir yapı tam görülmez, hiçbir söz tam anlaşılmaz, hiçbir insan tam bilinmez.
Bursa Ulu Cami